| | Üretsiz Blog oluştur
Ana Sayfa | Yazılar | Resimler | Videolar< önceki| sonraki >
 
Aug
03
    
 

Birçok sinema tarihçisi sinemanın babası olarak Fransız Lumiere Kardeşleri gösterse de iki ismi unutmamak gerekir: Max Sklandowsky ve kardeşi Emil. Ne var ki 1 Kasım 1895'teki ilk gösterimleri hareketli görüntüler yerine resimleri ard arda gösteren makineleri nedeniyle çok da önemsenmedi ve Berlin'deki bu ilk gösterim tarihten silinip gitti.

Şüphesiz sinemanın bu noktaya gelmesinde başka birçok kişinin de emeği olsa da bir şeylerin eksik olduğunu gören August ve Luis Lumiere kamera ve projeksiyon makinesini birleştirerek 'sinematograf'ı geliştirdiler ve bu sayede sinemanın öncüleri olma ünvanını kazandılar. İlk gösterimlerinden yaklaşık iki ay sonra (28 Aralık 1895), Lumiere Kardeşler Paris'te bir kahvede yirmi dakikalık ilk filmlerini gösterdiler. Otuz üç kişinin biletle girip izlediği bu sessiz program o dönem insanları için oldukça yeniydi. O kadar ki, bir trenin gara girişini konu alan gösteri sırasında izleyiciler trenin kahveye çarpacağını düşünüp dışarı kaçmaktan kendilerini alamadılar!

Hayatta erken pes etmemek gerekir. Londra ve New York'ta birkaç film gösterisinden ve1897'de ilk sinema salonunu açtıktan sonra, bu iki kardeş sinemanın çok bir geleceği olmayacağını düşünüp yerlerini Georges Melies isimli bir illüzyonistte devrettiler ki bu isim daha sonra 531 kadar film yönetecek olan büyük bir yapımcı olarak karşımıza çıkacaktır. En ünlü filmi: Ay'a Seyahat - La Voyage dans la Luna. Melies'e göre sinemada eksik olan düşsellikti, bir illüzyon belki de. Sadece gerçeklik sıkıcı olmaya başlamış ve bu sıradanlık onu yeni arayışlara sürüklemiştir. Bu arayışların sonucu olarak Melies fotoğraf hileleri kullanmaya başlamış ve gerçeküstü

filmler ortaya çıkarmıştır. Sinema alanındaki gelişmeler tüm hızıyla sürüyordu. Melies elle renklendirme ve "stopmotion" özelliklerini kullanan ilk yönetmendi ki bu teknik Lumiere Kardeşler`in 1902'de'autochrome' tekniğini bulmasına kadar kullanılmıştır.

 Bunun yanında sinema dünyasına 1897'de girmiş ancak kayda değer bir film çekemediği için göz ardı edilmiş olan Thomas Edison 35 mm film şeridini bulmuştur.

 Savaş her şeyi olduğu gibi sinemayı da etkilemiştir. O zamana kadar gelişmeler Avrupa ve Amerika'da sürerken savaş sonrası sinema, gelişimini Amerika'da sürdürmüştür; ancak sinemanın sanat alanındaki gelişimi Avrupa'da olmuştur. Aynı dönemde Amerika`da daha çok ticari yapımlar öne çıkmaya başlamıştır. Savaş sırasındaki baskılar sinemada birçok akımın doğmasına neden olmuştur, bunlar:

1.Dışa Vurumculuk:

1900'lu yıllarda görülür. Savaş sonrası dönemdeki kargaşa bu akımı ortaya çıkardı. Başkaldırılardan etkilenmiş bilinçaltının yansımasıdır. Filmlere kaba görüntüler hakimdir

ve mutlu hayata özlem başlıca konulardandır. Özellikle Alman sinemasında yaygın olarak görülmüştür. Bu akımın doğuşu sinemada devrim niteliğindedir.

2.Şairane Gerçekçilik:

Tahmin edileceği gibi Fransız Sinemasında görülmüştür. Islak sokaklar, kır kahveleri, evlilikleri mutsuz geçen kadınlar, yasak aşklar, umutsuz katiller başlıca temalardır.

3.Yeni Gerçekçilik:

1945 sonrası İtalya'sında görülür. Bu dönemde yönetmenler kameralarını sokağa taşıdılar. Doğal ışık kullandılar. Roller doğaçlama oynanıyordu, senaryo yoktu. Filmlere konu olarak işsizlik ve ekonomik sorunlar hakimdi. Kamera hareketlendi. Bu akımın bilinen en önemli filmi 'Postacı Kapıyı İki Kere Çalar'dır.

4.Yeni Dalga:

Ellili yıllarda sadece Fransa'da varolmuş bir akımdır. Asıl çıkış amacı Hollywood'a rakip

olmaktır ve sinemaya hak ettiği değeri vermektir. İlk kez başka filmlere göndermeler bu akımla yapılmıştır. "Tarantino Tarzı" denen çarpıcı geçişler ve uyumsuz sahneler ilk kez bu akımda ortaya çıkmıştır. Toplumdan uzak bunalımlı öğrenciler baş kahramanlardır.

5.Özgür Sinema:

Çalışan sınıfının problemlerini ele alır. Bu akım politikaya dahi yansımıştır.

6.Yeni Sinema:

1960'lı yıllarda Brezilya'da görülür. Kültürel filmler yapmayı hedeflemiştir. Folklorik öğeler hakimdir. Ancak ekonomik krizlerle amacından sapmış ve yabancı etkilerden nasibini almıştır.

7.Deneysel Sinema:

Sıradan olmayan, gelenekleri önemsemeyen bir yapıya sahiptir. Sinema tarihi boyunca var olmuş ve olacaktır.

Neden Hollywood?

Avrupa'da savaş devam ederken Amerikan Sineması altın çağını yaşıyordu. Günümüzün dokuz büyük yapımcı şirketinden ilk önce Paramount Pictures kuruldu. 1913 yılında Jesse Lasky, avukatı Samuel Goldwyn ve Cecille B. De Mille adında bir aktörle birlikte bu şirketi kurdu. İlk olarak bir"western" filmi çekmeye karar verdiler (The Sguav Man). Çekim Arizona Flagstaff'ta yapılacaktı. Yönetmen De Mille Flagstaff'a geldiğinde kötü havanın da etkisiyle- burayı hiç beğenmedi. Trene atladı ve yolculuğu Hollywood'un güneşli ve huzurlu ortamında sona erdi. Burada bir depo kiraladılar.Asıl anlamıyla ilk stüdyo 1915'te Universal tarafından kurulmuş olsa da Mille'nin deposu ilk stüdyo olarak gösterilebilir. Sadece bu küçük kaprisler sonucu değildir, mutlaka başka nedenleri de vardır ama Hollywood'un öyküsü bu şekilde başlıyor. Daha sonraları bu şirketleri United Artist, Warner Brothers, Colombia, MGM, RKO ve 20th Century Fox izledi. Bu hızlı gelişmelere rağmen Amerikalılar sanat alanında çok bir şey yapmamışlardır, teknoloji öncüsüdürler ama Hollywood hâlâ Avrupa'nın öğrencidir.1920'li yıllarda Charlie Chaplin'i keşfeden Hollywood, bu gücü sonuna kadarkullanmış ve lider olmaya devam etmiştir; tâ ki 1950'lerde televizyonun ortaya çıkıp da insanları sinemadan uzaklaştırmasına kadar. O gün hava güzel; Mille Los Angeles'a dönmeseydi, olsaydı ve de filmler dağın üzerinde "Flagstaff" yazan bir yerde çekilir ve her şey de 'klasik Hollywood filmi işte' yerine, 'klasik Flagstaff filmi işte' derdik...

Bunları Biliyor muydunuz?

 İlk sesli film 1927'de Warner Brothers tarafından çekilen, Al Jolson'un oynadığı "The Jazz Singer" dı. İngiltere Hollywood'u taklit etmeyi biraz abartıp "Pinewood" adında bir

stüdyo kurmuştu. İlk renkli film 1933 yılında Walt Disney tarafından çekilen 'Üç Küçük Domuz'du.

Jules Verne'in kitabından uyarlanan, Georges Melies tarafından çekilen "Ay'a Seyahat"

filmi ilk bilim kurgu filmiydi.Thomas Edison bunu NewYork'ta gösterip yüklü paralar kazandıktan sonra Melies'e bir ödeme yapmadı. Mary Pickford 1928 yılında imzaladığı antlaşmayla starlık dönemini başlattı. Miş`li geçmiş zamanın geniş zamanı kullanılabilir... "... bir stüdyo kurmuştur"



 
Aug
02
    
muharrem_vardar | 02 Ağustos 2008 15:39 | fav | etiket: , , , , , , , , ,  
 

-  AĞLAMAK -

       Sabahın ilk saatleri... Samatya hastanesinin doğum hanesinde bir bebek doğmaktadır. Bebeğin ağlaması koridorlarda yankılanır. Kezban yeni doğan bebeğini emzirir... Aynı zamanda hastanenin bahçesinde bir sokak kedisi yeni doğurduğu yavrularını emzirmektedir.

       Murat bir buçuk yaşlarında bir çocuktur. Evin oturma odasında bir koltuğa çıkmak istemektedir. Çıkamayınca ağlamaya başlar... Annesi koşarak gelir. Çocuğunu koltuğa oturtur.

       Esma oturma odasında televizyon seyretmektedir. Bir televizyon programında kadın başından geçenleri ağlayarak anlatmaktadır. Kadın ağladıkça Esma da ağlamaya başlar...

       Sokak kedisi yavrularının oynayışlarını seyretmektedir... Esma televizyonu kapatır. Oğluyla oynamaya başlar. Murat'ın gülücükleri dışarıdan duyulmaktadır....

       Sokak kedisi yavruları uyuyunca yanlarından ayrılır... Akşam olur. Meyhaneden kah kah sesleri duyulmaktadır. Kedi yuvasına geri döner. Yavrularını göremeyince aramaya başlar. Kedinin ağlama sesi, meyhanedeki gülme seslerine karışır.

       Nedim içkili bir halde arabasına gider... Kedi ağlayarak yavrularını aramaktadır. Nedim, caddeden geçen kediyi geç fark eder. Kediyi ezer. Direksiyonu kontrol edemez; araba elektrik direğine çarpar... Öğlen vakti kılınan cenaze namazından sonra Nedim'in cenazesi evinin bulunduğu sokağa gelir. Tüm yakınları ağlamaktadır...

 Muharrem VARDAR

            2005


 
Aug
02
    
muharrem_vardar | 02 Ağustos 2008 15:35 | fav | etiket: , , , , ,  
 

- BALON -

 

       Mehmet 7 yaşlarında bir çocuktur. Dedesiyle birlikte Sağmacılardaki parka gelir. Mehmet baloncudan bir balon alır. Mehmet balonla oynarken, küçük bir köpek koşarak Mehmet'in üstüne atlar. Balon Mehmet'in elinden kurtulur. Mehmet balonun peşinden koşar.

 

       Harun Sağmacılar Cezaevi'nin kapısından içeri girer; gökyüzündeki balona bakar. Balon yükselmektedir. Üzülerek başını öne eğer.

 

       Sağmacılar Devlet Hastanesi'nde yatmakta olan Hüseyin dede, pencereden geçen balonu görünce gülümser; etrafında bulunan akrabaları da pencereye bakarlar fakat bir şey göremezler. Hüseyin dede gözlerini yumar.

 

       Balon yükselişine devam etmektedir. Yüksek bir binanın balkonunda Erol aşağı doğru bakar. Yükselen balonu görür. Eğilen bedenini doğruldur.

Ellerini havaya kaldırarak sevinçle bağırır...

 

       Balon bir müddet daha yükseldikten sonra inişe geçer. Diğer bir parkta tekerlekli sandalyede 8 yaşlarında bir kız çocuğu oturmaktadır. Balonu görünce tutmak için kendini yere atar. Sürüne sürüne balonu tutmak üzere iken; Mehmet koşarak balonu yakalar. Filiz üzgün üzgün Mehmet'e bakar. Mehmet önce Filiz'e sonra tekerlekli sandalyeye bakar. Sonra balonu filiz'e verir. Filiz balonu alınca, gözleri parıldar. Sevinçle teşekkür eder. Filiz'in annesi koşarak gelir. Filiz'i sandalyesine oturtur. Mehmet'e teşekkür eder.

 

 

 Muharrem VARDAR

           2005



 
Aug
02
    
muharrem_vardar | 02 Ağustos 2008 15:30 | fav | etiket: , , , , , , , , ,  
 

C KİTLESİNDEN ÖRNEK

Bayrampaşa'da Tuna ailesinin yatak odası, Ramazan ayının ilk Pazar günü... Tuna ailesi,saatin sesiyle uyanır. Ramize iki çocuklu genç bir annedir. Üzerine hırkasını alarak, çocuklarının yanına gider. Önce oğlunun üstünü örter, sonra yavaşça yanağından öper. Küçük kızının yorganını açar, elini koklar, öper ve yorganını tekrar örter. Mutfağa gider, akşamdan hazırlamış olduğu ıspanaklı böreği fırından çıkarır. Yemeği ocakta ısıtır, buzdolabından yoğurt, peynir, zeytin çıkarır. Yemek masası tatlıdan tuzluya, birçok leziz yemekle doludur. Ramazan, bir tekstil fabrikasında çalışan usta bir işçidir. Eşini çağırmasıyla sofraya oturur,  Müezzinin ezan okumasına 10 dakika kala yeme ve içmeyi bırakırlar. Ramazan, abdest alarak sabah namazını kılar, çocuklarının odasına gider, bir süre baktıktan sonra yatar. Remzi, 8 yaşlarında oyuna ve çizgi filmlere düşkün bir çocuktur. Sabah kalkar kalkmaz TV'yi açar. Hangi kanalda çizgi film varsa yüksek sesle seyreder. Anneyle baba uyanmıştır. Anne, çocuklarının kahvaltısını hazırlar. Kızını uyandırır, kucağına alır, besler. Kızı, 3 yaşlarında kıvırcık sarı saçlı, mavi gözlü, sevimli bir çocuktur. İsmi Remziye'dir. Baba, bakkala gider, gazete alır, salonda bir koltukta spor haberlerini okur. O sırada kapının zili çalar. Ramize, kızını sandalyeye bırakarak, kapıyı açar. Gelen Ramazan'ın kardeşi Bayram'dır. Onları akşama iftara davet eder. İki kardeş dışarı çıkarlar. Anne kızını halının üzerine bırakır, mutfağa gider, bulaşıkları yıkar. Remzi elinde topla dışarıya çıkar. Anne kumandayı alarak TV'de sabah programlarını arar. Bir süre bakar, sonra mutfağa gider ve iftar için kek yapar. Ramazan eve gelir. Ramize çocuklarını giydirir ve kendiside hazırlanıp çıkarlar.

Tuna ailesi hazırlamış oldukları kekle birlikte, iki sokak ötedeki Ramazan'ın annesinin evine gelirler. Kapıyı Ramazan'ın kız kardeşi açar. Abisinin kucağındaki kızı alır ve salona gelir. Remziye halasını, amcasını görünce çok sevinir. Müezzinin ezan okumasıyla iftar edilir. Ramazan kardeşiyle birlikte namazını kılar. Ramize, Ramazan'ın kız kardeşiyle birlikte mutfağa gider ve bulaşıkları yıkarlar. Ramazan, kardeşi Bayram ile birlikte TV'de maç seyrederler. Anne kızını uyutur. Ramazan ve kardeşi oturdukları yerden kalkarak, sevinçle bağırırlar. Ramize kızının ağlamasıyla yerinden kalkar, kızını kucağına alır. Gitme vakti gelmiştir. Ramazan, kızını kucağına alır ve evlerine gelirler. Üzerlerini değiştirip, yatarlar.

MUHARREM VARDAR

             2005



 
Aug
02
    
muharrem_vardar | 02 Ağustos 2008 15:27 | fav | etiket: , , , , ,  
 

- ASLA ASLA VAZGEÇME -

       Sam Lovat başarılı bir işadamıdır. Yeni göreviyle bağlantılı olarak çocukluğunun geçtiği kasaba olan Boland'a yerleşir. Lovat ailesi, Boland kasabası'nın düzenlediği törene katılırlar. İki hafta sonra Sam'in eşi Jane ile oğlu Mark, bir trafik kazası geçirir. Sam eşini ve oğlunu kaybeder. İşinden ve tüm dostlarından ayrılarak kendini evine hapseder.  Bir sabah kendini vurmak üzereyken çocukluk arkadaşı, Peter Broom'un gelmesiyle silahını saklar. Peter Onu Boland Küçükler Ligi Sahası'na götürür. Burada on ile on iki yaşlarında çocuklar beyzbol oynamaktadırlar. Sam'den Melekler ismindeki beyzbol takımına yönetici olmasını ister. Birlikte 12 tane oyuncu seçerler. Sam, seçtikleri on ikinci oyuncu olan Nick Bird'den etkilenir. Nick iyi bir oyuncu değildir. Fakat hırslı, azimli ve asla oynamaktan vazgeçmeyen bir çocuktur. Takım arkadaşlarına sürekli moral vererek onların iyi oynamasına yardımcı olur. Kasaba doktorundan öğrendiği eğitici sözlerle arkadaşlarını motive etmesi Peter'in de ilgisini  çeker. Nick nihayet istediği vuruşu yapar. Sezon, Sam ile Peter'in yönettiği takımın şampiyon olmasıyla biter. Sam tekrar işine geri döner. Kasaba doktorunun evine gelmesiyle Nick'in hastalığını öğrenir. Nick'in beyninde ur vardır. Sam, Nick'in evine giderek maddi ve manevi yardımda bulunur. Nick fazla yaşayamaz ve ölür. Anma gününde Sam, Mezarlığa gider. Eşine ve oğluna çiçek bırakır. Yakınında bulunan Nick'in mezarına da uğrar. Hediye ettiği beyzbol  eldivenini parmakları yukarı gelecek şekilde taşın önüne yerleştirir.         

Muharrem VARDAR

       2006


 
Aug
02
    
muharrem_vardar | 02 Ağustos 2008 15:16 | fav | etiket: , , , , , , , , , ,  
 

Propaganda, 1999

Yönetmen: Sinan Çetin

Senaryo: Sinan Çetin, Gülin Tokat

Yapım: Plato Film, Türkiye

     1948 Yılı, Türkiye'nin Doğusu Hisli Hisar Kasabasındayız... (Sinopsis) kurs ödevi

     1948 yılı, Türkiye'nin doğusu Hisli Hisar kasabasındayız. Kasabalı, henüz sınırın ne olduğundan habersiz treni beklemektedir. Tren, kasabanın bandosu ile karşılanır. Trenden üniformalı bir adam iner. Adamın ismi Mehdi dir. Mehdi yıllar sonra kasabasına Gümrük Muhafaza Müdürü olarak tayin edilir. Görevi kasabaya sınır çekip, gümrüğü kurmaktır. Mehdi çocukluk arkadaşı Rahimle kucaklaşır. Tüm kasaba halkı oradadır. Adem ile Filiz koşarak istasyona gelir. Adem Mehdi'nin oğlu Filiz ise Rahim'in kızıdır. Adem ile Filiz tutkulu bir aşk yaşamaktadır.

     Trenden indirilen dikenli teller kasabayı ikiye ayırır. Kasabalının alkışlarıyla gümrük faaliyete geçer. Artık sınırın öteki yanında kalanların kendi kasabalarına girmeleri pasaport denen kağıtla yapılacaktır.

     Filiz'in hamile olması, Mehdi'nin ilgisizliği her iki ailenin yaşantısını altüst eder.

Mehdi'nin eşi Şahane, kocasının bu tutumuna katlanamaz dikenli tellerden karşıya geçer. Filiz, Adem'in yanında olmak için bir akşam dikenli tellerden geçerek Adem'e gelir. Sabahleyin askerler Filiz i sınır ihlâlinden dolayı habise atar. Gelişen olaylar Mehdi'nin görevini yapmasını engeller. Mehdi, Rahim'in verdiği tabancayla Filiz i takas eder. Adem de sınırı geçmek için dikenli tellere gelir. Mehdi, sınırı geçmemesi için oğlunu vurur. Çok üzgündür; pişmandır. Kurşunu çıkarmak için Rahim karşıya geçer. Çıkardığı mermiyi pasaport olarak Mehdi ye verir. Mehdi sandalyeye otur ve tastaki mermiyi sallar. Derin düşüncelere dalar. Bir müddet sonra içeriye girer. Elbiselerini çıkarır ve oğlunu alarak karşıya geçer. Rahim ailesini alarak taşınır. Mehdi de onlara katılmak için koşar. Hep birlikte giderlerken Rahim kamyoneti geri çevirerek sınıra sürer. Mehdi'nin yardımcısı Mahmut bir şey yapamaz. Mehdi'nin ve Rahim'in ailesi  Ellerindeki Türk bayrağı ile içeriye girerler.  

  Muharrem vardar

           2005



 
Aug
02
    
muharrem_vardar | 02 Ağustos 2008 15:07 | fav | etiket: , , , , , , , , ,  
 

UÇMAK

Bobi bir uzun kulaklı sevimli bir sokak köpeğidir. Ne zaman uçan bir kuş görse, oturur onun

uçuşunu seyreder. Bir gün parkta dolaşırken ağaçta bir kargaya rastlar. Karga ona uçmasını anlatır. Bobi de buna inanır. Koşarak yüksek bir binaya çıkar. Birazdan o da kuşlar gibi uçacaktır.  Balkonun kenarına gelir, ayaklarını açar, kulaklarını diker, birkaç zıplamadan sonra, atar kendini aşağıya. Bobi ölür. Karga güler.

SİNEMA

Bir dünyam olsun

Yalnız ikimizin olsun!

Kuşlar, çiçekler, böcekler olsun

Çok sıkıldım kapalı bu yerde

Ha! birde uçan halım olsun.

Gözlerimde kıvılcımlar,

Dudaklarımda gülücükler,

Savulun bre kafirler!

Nazlı, güzel yarimi kurtarmaya geldim!

Atladım atıma gidiyorum.

Kahpelere kılıcımı saplıyorum.

Bir tek sana bağlandı gözlerim.

Sana da yüreğimi bırakıyorum.

Perdeler açıldı,

Işıklar etrafıma saçıldı,

Elveda diyemiyorum

Bir daha görüşmek üzere...

İstemeden senden ayrılıyorum

Hadi! bakalım öyle olsun.

Yüreğin sevinçle dolu olsun.

Bunu saymayız; yine bekleriz.

Her an hazırda seni bekler sinema salonumuz.

Muharrem vardar 

          2005



 
Jul
08
    
muharrem_vardar | 08 Temmuz 2008 13:19 | fav | etiket: , , , , , , , ,  

Animasyon filmleri (TV çocuk kuşağı yayınları)

Çizgi filmlerde de iyi öykü anlatmak için gerekli olan tüm unsurlara yer vermek gerekir: giriş-gelişme-sonuç, gelişmiş karakterler, iyi yazılmış diyaloglar gibi...

Yapı

Çizgi filmlerinin uzunlukları genellikle 11 ila 22 dakika arasındadır. Özellikle yaş etkeni çok önemlidir senaryoların yazılmasında. Genellikle diğer anlatı türlerinde rastlanan tüm özelliklere çizgi filmlerde de rastlanır: çatışma, krizler/çatışmanın şiddetlenmesi, çözüm/doruk nokta vs... Ama bir takım farklar da var: genellikle ahlâki bir sav içerirler, “cimri olmak kötü şeydir” gibi... Ama bu sav daha soyut da olabilir.

Çizgi filmlerin tümünün özel hedef kitleleri vardır:
2-6 yas
6-9 yas
9-12 yas
12 ve yukarısı
gibi...

Film ne kadar erken bir saatte yayına girerse, hedef kitlesi o kadar gençtir genellikle. Sabahtan öğleye doğru, çizgi filmler daha karmaşık anlatı yapıları göstermeye başlarlar.

Kurulan plot, hedef kitlenin dikkatini yoğunlaştırma düzeyine uygun olmalı. Yaş düştükçe, dikkati yoğunlaştırma düzeyi de düşer. Dolayısıyla daha genç hedef-kitleler için kolay-takip-edilebilir plotlar gerek. Örneğin, Şirinlerden biri yüzüğünü kaybeder ve herkes onu bulmak için seferber olur.

1. Perde

Hedef kitle ne olursa olsun, daha ilk sayfanın sonunda öykü, ivmesini kazanmış olmalı.Yavaş gelişen öykülerden kaçının!

Yine ilk sayfanız esprili bir durumla başlamalı. Çocukların ilgisini çekmek öncelikle komik öğelerle mümkün. Örneğin çok basit, slapstick türü bir kaza düşünün: Çiftçi Şirin, yolun ortasında bir şirin-çileğine takılır, ayağı kayar ve bir yığın başka şirin-çileğinin içine düşer. Üstü başı batar.

Bu gag’dan sonra, çatışmanızı kurun.
Örneğin Çiftçi Şirin, çilek sayısının anormal biçimde arttığını fark eder ve onları depolayacak yer aramaya koyulur. Çünkü depolayacak uygun bir yer bulmazsa, Şirinköy çilekten geçilmeyecekdir.

Bundan sonra öykü, klasik üç perdeli yapı şemasına uygun biçimde geliştirilir. Sonraki sayfalar çatışmayı belirginleştirir ve olayları karmaşıklaştırır. Ayrıca bir B Plot da geliştirilebilir. Örneğimizi sürdürürsek:
Çiftçi Şirin, tüm depoların çilekle dolduğunu görür. Kentte herkes çılgın gibi çilek tüketmeye çalışır.
 
Senaryonun yaklaşık dörtte biri içerisinde, karakter bir karar vermek zorundadır ya da olayı zirveye götürecek bir olay olmalı. Karakter bu çerçevede amacına ulaşmasını sağlayacak bir yol belirlemeli. Sonra da bu amaç, mümkün olduğu kadar çok engelle karşılaşmalı.
 Örneğe dönersek: “Ormana asla yalnız gitme” kuralına rağmen, Çiftçi Şirin ormana gider, çünkü çilek patlamasını önleyecek olan ve çilekle beslenen tırtıllar ancak orada kalmıştır.

2. Perde

Artık ikinci perdeye geçilebilir.
Bu arada: her perdede, hatta her sayfada görsel esprilere yer vermeyi ihmal etmeyin. Diyalog, sadece kaçınılmaz olduğu yerlerde, serimleme amacıyla kullanılmalı. Televizyonun sesi kısıkken bile, Ana olay çizgisi (A Plot) anlaşılır görünmelidir.

İkinci perdenin ortalarına doğru bir reklam geleceğinden, bu perdede bir cliffhangere gereksinim vardır.
Örneğin ormana giden Çiftçi Şirin, kötü adam Gargamel’e yakalanır. Ayni zamanda tüm tırtılları bir büyüyle ormana hapsedenin de Gargamel olduğu anlaşılır. Amacı Şirinköy ü yaşanmaz hale getirmek, Şirinleri göçe zorlamak ve göç sırasında onları teker teker yakalamaktır.

İkinci perde gelişirken, amacın önündeki engeller çoğalır ve daha güç aşılır hale gelir.
İkinci perdenin sonunda varılabilecek en kötü ve umutsuz noktaya varılmış olmalı. Tüm izleyici çocukların aklında su soru belirmeli: “Bu isten nasıl sıyrılacaklar?”

3. Perde

Elbette bu sorunun makul ve mantıklı bir cevabı var, ama yazar bunu hissettirmemeli. Üçüncü ve son perdenin başarısı bu gizlemenin başarısına da bağlı.
Örneğimizde bu son şöyle olabilir: Şirin Baba, bir karşı büyü sayesinde Çiftçi Şirin’i kurtarır. Gargamel’in hapis tuttuğu tırtıllar onun evini yemeye başlarlar.
Toparlayıcı bir son izler bütün bunları, eski denge yerini bulur. Yani: Baba Şirin tırtılları tekrar Şirinköy e getirir ve çilek patlaması durur.


Görüldüğü gibi, çizgi filmlerin basit ve çizgisel bir gelişimleri vardır. Bu gelişim görsel hareketlilik ve çeşitlilik üstüne kurulu. Ahlâki bir mesajın verilmesi ise diğer bir besleyici damar. Basit, iyi kurulmuş, görsel ve komik: formülümüz bu!



 
Jul
08
    
muharrem_vardar | 08 Temmuz 2008 13:06 | fav | etiket: , , , , , , , , ,  

SENARYO YAZARKEN


Senaryo yazmak isteyenlerin ilk sorduğu sorudur: "Nasıl senaryo yazılır?". Aslında senaryo yazmayı zor hale getiren piyasada satılan ve orijinaline pek benzemeyen edebi-senaryo kitaplarıdır. Bir de yönetmenin işine karışma, filmi kağıt üzerinde tarif etme ihtiyacı... Bunun yerine daha basit bir yöntemle yapımcıların sıkılmadan okuyacağı bir senaryo yazmak istiyorsanız aşağıdaki yazılanları dikkatle okumalısınız.


Günün birinde belki siz de sevdiğiniz bir filmden çıktığınız günlerden birinde okumak için birkaç senaryo almışınızdır ama acaba kaçınız gerçekten senaryo okudunuz? Belki elden geçirilmiş ve edebi bir hava verilmiş birkaç senaryo... Aslında bu senaryolar da unutulmaz birkaç sahneye göz atıldıktan sonra kütüphanelerin tozlu raflarına terk edilmiştir. Sevmediğiniz ya da hiç seyretmediğiniz bir filmin senaryosunun hiç şansı yoktur. Öylelerini kimse okumaz.

 Aslına bakarsanız okumanız için pek sebep de yoktur. Zaten senaryolar sizin okuma zevkinize hitap etmek üzere yazılmaz. Yönetmenler, yapımcılar, görüntü yönetmenleri, oyuncular, yapım tasarımcıları ve diğer sinema profesyonellerinden oluşan özel bir seyirci kitlesi için yazılırlar. Bu profesyonel seyirci, herhangi bir senaryoyu okurken, o senaryonun filme dönüştürülmesinin zor ve kolay yanlarını düşünür. Hiçbir senaryo, sonradan paketlenip filmin bitmiş halini görmüş seyirciye satılacağı düşünülerek yazılmaz.


AMERİKAN FORMATI

 Eğer yeni bir "Yurttas Cane" ya da "Kurtulus Günü" senaryosu yazmayı düşünüyorsanız öncelikle öğrenmeniz gereken senaryonun bir formül izlemesi gerektiğidir. Eğer bu formülü izlemezse okunma şansı bile yoktur.


Standart Amerikan formatına geçmeden önce özellikle Türkiye'de hâlâ çok moda olan Fransız formatına bakalım. Bu formatta sayfa ikiye bölünür ve bir tarafına diyaloglar, öbür tarafına da diyalog dışında yazılması gereken şeyler, mizansen yazılır. Ama bu pratik değildir, özellikle de bilgisayar ekranında...

Standart Amerikan formatında ise diyaloglar 7.5 santimetre genişliğindedir ve sayfanın tam ortasına yerleştirilir. Tanım bölümleriyse (mizansenler) 15 santimetre genişliğinde bütün satıra yayılır. Metinde koyu renk, altı çizili ya da italik harfler bulunmamalıdır. Nedenini sormayın. Karakter isimleri ve çeşitli talimatlar büyük harfle yazılır ve bu talimatların tümüne "sluglines" denir. Her metin parçasından sonra bir satır boşluk bırakılır. Bu metin parçası, bir "slugline", bir sahne ya da aksiyon tasviri, diyalog, "KESME" ya da "YUMUŞAK GEÇİŞ" gibi bir not olabilir.


Bu temel kurallara uyarak yazdığınız senaryonuzun ayni derecede kati bir başka kural olan "bir dakikalık sayfa" kuralına da (kartoteks) uyması gerekir. Bu kurala göre bir senaryo sayfası tamamlanmış bir filmin bir dakikasına eşittir. Prodüksiyonun planlanması açısından bu çok önemlidir çünkü çoğu filmde, her çalışma günü sonunda iki senaryo sayfalık malzemenin filme çekilmiş olacağı düşünülerek çalışılır.


Biçimle ilgili bu temel kuralların yani sıra senaryolar görsel ayrıntıyı yansıtacak şekilde tasarlanmalıdır. Yani "F.'nin canı çok sıkkındır." yerine "F. yatağa uzanmıştır. Yüzünde bir haftalık sakal vardır. Yatağının kenarındaki masanın üzeri kirli fincanlar ve bardaklarla doludur. Yarı aralık perdeden içeri gün ışığı süzülmektedir." türü bir şey yazmalısınız. Evet, böylesi daha uzundur. Ayrıca bu örnekte görüldüğü gibi iyi yazması daha zordur ama yine de bu açıklayıcı cümleler, senaryonun filme çekilirse nasıl olacağına dair daha çok şey gösterir. Senaryonun filme çekmeye değer olup olmadığının ve ne gibi zorluklar çıkaracağının değerlendirilmesini herkes için kolaylaştırır.

Bunun yani sıra senaryolar, diyalog yoluyla aksiyon ifade ederler. Bir zamanlar Hitchcock, çoğu filmi "konuşan insanların resmi" diyerek aşağılamıştı. Unutmayın ki burada aksiyon, dövüş, araba çarpışması ya da patlama anlamına gelmez. Basitçe, karakterlerin düşüncelerini, sesli olarak değil bir şeyler yaparak ifade etmeleri gerektiği anlamına gelir. Nefis Stephen King romanlarının sinema uyarlamalarının genellikle felaket oluşu da bundandır. Romanlarda zamanın çoğu karakterin kafasının içinde geçer. Oysa filmlerin ve dolayısıyla senaryoların görsel olmaları gerekir. İnsanlar bir romanda karakterin duygusal yaşamının enine boyuna incelendiği on sayfayı okumaktan mutluluk duyabilir ama bir filmde on dakikalık bir monolog sıkıcı gelir. Bu nedenlerle çoğu senaryodaki diyaloglar etkileyicidir ve yerinde kullanılmıştır


 
Jul
08
    





 
2005-2006 Yılları arasında sinema ve televizyon kursundan yapmış olduğum çalışmalarımı ve toplamış olduğum bilgileri sizlerle paylaşıyorum. aşağıdaki yazı, bir film eleştirisidir. umarım beğenirsiniz.

“YERİNDE OLSAM”

 ‘Yerinde Olsam’ Hollywood’un tipik formül filmlerinden biri... 

Filmin senaryosunu, birbirilerinden tamamen farlı karaktere sahip olan iki kız kardeşin öyküsünü anlatan “Yerinde Olsam” adlı romanın yazarı, Jennifer Weiner ile senarist Susannah Grand birlikte kaleme almışlar. “Los Angeles Sırları” ile Oscar alan yönetmen Curtis Hanson, filmi çevirmeden önce romanı okumadığı itiraf ediyor...

 

Bu bir çatışma filmi olduğuna göre denklemin her iki tarafına aynı ağırlıkta ve tutarlıkta oyuncu getirmek lâzım. Filmde, iki kardeşten güzel, havai olan ve kendini başarısız hisseden Maggie’yi canlandıran Cameron Diaz, “Bence çok cesur bir hikaye bu, üstelik sadece kadın filmi değil herkes için bir film. Bu filmin kariyerimde önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Hayat her an değişiyor, med-cezir gibi. Mutlu günlerimizde var, mutsuz günlerimiz de. Bu, filmde de her şey var, sadece bir komedi değil bu. Karakterler her olayı mizahla karşılamıyor” diyor. Maggie’nin karakteri, hem bilinen bir baştan çıkartıcı hem de öykünün sürekliliği bakımından seyirciyle arasında yakınlık kurması gereken bir karakterdir.

 

Eğer hatırlarsak Diaz’ın ilk filmi “Maske”de canlandırdığı en klasiğinden bir arzu nesnesine rağmen, sonrasında rol aldığı filmlerde sürekli ‘sarışın afet’ imgesini göstermiştir. Diaz, kendisinin de dahil olduğu modellikten sinemaya geçenler grubuna farklı bir tarz katıyor. Bunu yaparken kendisine baştan ayrılan etkileyici ve genç kadın karakterlerinden fazla uzaklaşmıyor. Karamsar ve göz alıcı Maggie için Cameron Diaz, ideal bir oyuncu.

 

Maggie’nin Princeton gibi iyi bir üniversiteden mezun olan gösterişsiz, ama başarılı kız kardeşi Rose rolünü ise Toni Collette oynuyor. Rose, Philadelphia’nın en büyük hukuk firmalarından birinde muhteşem dekore edilmiş bir ofiste avukat olarak çalışan, iyi bir evi olan, devamlı burnundan, kilolarından şikayet eden, ne giyerse giysin kendini iyi hissetmeyen, kendi kendine yarattığı bu güvensiz durum ile aşk hayatında mutlu olamayan genç bir kadın.

 

Toni Collete, geniş bir karakter yelpazesinden seçtiği rollerle perdedeki kişiliğini çeşitlendiren bir oyuncu. Avustralyalı aktris, uluslararası üne kavuştuğu “Muriel’s Wedding” deki rolü için 20 kilo alan ve bir daha hiçbir film için kilo almamaya karar veren Collette, yönetmen Curtis Hanson’ın ısrarı sonucu bu sözünü “Yerinde Olsam” için bozmak zorunda kalmış ve önce 12 kilo alıp sonra çekimler sırasında sıkı bir diyet ve egzersiz programıyla bu kiloları vermiş. Collete, filmle ilgili olarak, bir öyküde kendisini çeken şeyin karakterin bir şeylerle yüzleşip değişmesi olduğunu ifade ediyor.

 

Rose, Collette’in kariyerinde hiç sırıtmayacak tipte bir rol. Oyuncu, her ne kadar birbirinden farklı karakterleri doğal bir tarzda canlandırmasıyla ünlü olsa da tüm performanslarında tutarlı bir tavır da var. Collette, film teorisyeni Richard Dyer’ın ‘Star/Yıldızlar’ kitabındaki, ‘film yıldızlarının stillerinin, canlandırdıkları tüm rolleri beslediği’ söylemini doğrularcasına oynadığı her karakteri kendine özgü kılıyor. Bu açıdan bakınca ve geçmiş performanslarından yola çıkınca, Rose da Colette’in üstüne tam uyacak bir rol.

 

1950’lerin ve 60’ların komik kızı, 1980 sonrasının da karizmatik orta yaşlı kadını Shirley Maclaine’i “Yerinde Olsam”da yine karmaşık bir rolde, kız kardeşlerin varlığından haberdar olmadıkları anneanne rolünde görmekteyiz.

 

Film, aynı zamanda iki kız kardeşin ve büyükannelerinin yaşadığı değişimi de aktarıyor.

  MUHARREM VARDAR  / 2006